MINIFEST 2008 ROSTOV

Rusya'nın Don nehri üzerinde bulunan şehri Rostov'da, 9-19 Ekim tarihleri arasında düzenlenen uluslararası çocuk ve gençlik tiyatroları festivali 1989'dan beri Rus çocukları ve gençleri tarafından ilgiyle takip ediliyor. Rus Assitej merkezinin desteklediği festivale dünyanın birçok yerinden tiyatro grupları katılıyor. Bu yılki festivalde Belçika, Bulgaristan, İspanya ve Danimarka gibi uluslararası grupların yanı sıra Rusya'nın farklı şehirlerinden gelen, başarıları çeşitli ödüllerle tescillenmiş yerli gruplar da bulunmaktaydı. Festivalde yalnızca oyunlar sergilenmiyor, aynı zamanda atölye çalışmaları ve seminerler de düzenleniyor.

Bu yılki atölye çalışmalarının başında Belçikalı oyuncu,drama lideri ve yönetmen Eva Bal'in liderliğini yaptığı ve koreograf Yani 'nin asiste ettiği 'doğaçlama yoluyla performans hazırlama' başlığı altında, 30 yaş altı genç tiyatrocuların katılımcılığını üstlendiği bir çalışma da vardı. Assitej Türkiye Merkezi'nin aracılığıyla gittiğim Festival ve atölye çalışmasına ben de katıldım ve izlediğim oyunlarla ilgili düşüncelerimden önce sizlere bu çalışmanın amaçlarından, sürecinden ve ortaya çıkan üründen bahsetmek istiyorum.

"SEKİZ AKTÖR PERFORMANSINI ARIYOR"
"Çocuk ve Genç Katılımcılarla Doğaçlama ve Egzersiz Yoluyla
Performans Hazırlama"

Bu çalışmanın öncelikli hedefi izleyiciden çok, katılımcıların çalışma sırasındaki kazanımları olduğundan, bir katılımcı olarak hazırlık aşamasında ve performans anında neler hissettiğimden ve gruptaki diğer bireylere yönelik gözlemlerimden bahsetmek sanırım daha doğru olacak. Bunun için önce, çalışma öncesinde nasıl bir ruh hali içinde olduğumu anlatmak istiyorum. Çünkü böylelikle bu etkinliğin duygu durumumuz üzerinde nasıl bir değişim yarattığını çok daha açık bir şekilde görebiliriz.

Festivale katılmadan önce çalışmanın sekiz gün içinde tamamlanıp kapanış gecesinde seyirci karşısına çıkacağı düşüncesi beni gerçekten ürkütmüştü. Üstelik bu gösteriyi farklı diller konuşan, farklı kültürlerden, farklı tarihsel hafızalara sahip, farklı eğitim aşamalarından geçmiş, daha önce hiç karşılaşmadığım farklı yüzlerle beraber hazırlayacaktık. Çalışmaya başladıktan kısa bir süre sonra bizlerden kendi hikâyelerimizi, hayallerimizi ve umutlarımızı anlatmamız istendiğinde, ardı ardına sıraladığım bunca farklılığın hiçbir anlamı olmadığını anladım. Bence çalışmanın birincil amaçlarından biri de buydu ve hedefine kısa bir süre içinde ulaştı.

Çalışmalara başladığımız andan itibaren bir performans hazırlama fikri hemen uçup gitti aklımızdan. Çünkü bu sorumluluğun yaratacağı herhangi bir gerginlik çalışmayı hedefinden saptırabilirdi. Son güne kadar da yalnızca yaptığımız egzersizlerin ve doğaçlamaların keyfini çıkardık. Hepimiz elimizden geldiğince kendimizi anlatmaya ve birbirimizi anlamaya çalıştık. Eva'nın bizden istediği en önemli şey de buydu. Farklı kişiler değildik sahnedeyken. Her birimiz kendimizdik.

Yaptığımız egzersizler ve doğaçlamalarda hiçbir zaman bir role ya da tipe bürünmedik. Bunu denediğimizde Eva bu konuda bizleri uyardı ve içinde bulunduğumuz durumlara hep kendimiz olarak tepki vermemizi istedi. Bu durum önce biraz gerginlik yarattı. Çünkü bir rolün arkasına gizlenerek yapıp ettiklerimizden bu rolü sorumlu tutmak çok daha kolay bir yoldu bizim için. Sonra kendimiz olarak verdiğimiz tepkilerin diğer grup üyeleri tarafından kabul görüyor olması bizi rahatlattı ve birbirimize yakınlaşmamızı sağladı. Giderek sunulan durumlara daha gerçekçi yaklaşmaya, böylece vereceğimiz tepkiler konusunda daha çok kafa yormaya ve birbirimize karşı daha açık olmaya başladık. Sekiz gün gibi kısa bir süre içinde gruptaki arkadaşlarımı, belki uzun yıllardır tanıdığım birçok insandan daha iyi tanıdığımı hissetim. Birlikte iş yapmakla sorumlu olduğum grupta, önerilerimin ve hissettiklerimin saygı görüyor olması, bu grubun içinde kendimi var ediyor olmam özgüvenimi geliştirdi. Onların fikirlerine de saygı duyup, empati kurmamı sağladı.

Çalışmaların birinde Eva bize bir kitap getirdi. Bu okuma öncesi çocuklara yönelik resimli bir hikâye kitabıydı. Bu kitabın yapacağımız çalışmada büyük bir rolü olduğunu söyledi. Daha sonra kitabı açtı ve bunun nedenini anlattı. Hikâye, farelere ait pastanın bir başka hayvan tarafından çalınmasıyla başlıyordu ve gayet sıradan bir başlangıç gibi görünüyordu. Ancak sayfayı çevirdiğimizde daha birçok hayvan figürünün olduğunu gördük. Eva bizden bir başka hayvan figürünü bulmamızı istedi. Biz de bulduk. Sayfayı çevirdiğimizde gösterdiğimiz bu hayvanın da kitapta bir hikâyesi olduğunu fark ettik. . Kitapta yaklaşık on beş farklı hayvan ve on beş farklı hikâye vardı. Hepsi aynı resimde ve büyük bir uyum içindeydiler. Ancak görmek istediğimizde, o hayvanın hikâyesine tanık olabiliyorduk. Yapacağımız çalışmada da benzer bir mantık olacaktı. Her birimiz kendi öykülerimizi aynı resim içinde anlatmaya çalışacaktık. Bu nedenle, oyunun hazırlık aşamasında birbirimizle uyum içinde hareket etmemizi destekleyecek bir çalışmanın ardından ( birbirinden bağımsız aynı figürleri yapmaya çalış, uyum içinde kalk, yürü ve dur), mutlaka bireysel farklılıklarımızı ortaya koyacağımız bir başka çalışma geliyordu.( verilen müzikte kendi figürünü yarat, seni mutlu ettiğini düşündüğün figürü müziğin sonuna kadar uygula).

Çalışmanın ilk üç gününde çeşitli beden ve yoğunlaşma egzersizleri yaptık. Bu çalışmalar kendi bedenimizi, grubun içinde kendi varlığımızı ve hacmimizi hissetmemize olanak sağlayan egzersizlerdi. Bir sonraki çalışma, çalışma salonunda bulunan bir materyali, sıralardan birini, kendi işlevi dışında nasıl kullanacağımızı ikişerli gruplar halinde denemekti. Bu yaratıcılığımızı tetikleyen ve nesnelerin kullanımına ilişkin tabuları ortadan kaldırmamıza yardımcı olan bir çalışmaydı. Ne kadar az tabumuz olursa o kadar yaratıcı fikirler üretebilirdik. Yalnızca bu nesneyi ne şekilde görmek ve onu nasıl kullanmak istediğimiz önemliydi. Tabii bu hayalimize başkalarını da ortak edebilmek oldukça eğlenceliydi. Bu çalışma sonunda ortaya çıkan ürünler ve sıra, performansın önemli bir öğesini oluşturdu. Tabii biz bunu daha sonra fark edecektik.

Bir başka çalışmada Eva bizden hayallerimizden bahsetmemizi istedi. Kimine saçma gelebileceğini düşündüğümüz bu hayalleri sesli bir şekilde coşkuyla söyleyebilmek bu hayalleri gerçekleştirmiş hissi yaratıyor insanda. Bu da katılımcı için gerçekten çok değerli bir an ve oldukça da bulaşıcı. Birinin hayalini büyük bir coşku ve özlemle anlattığını izlemek sizde de hemen aynı şeyi yapma isteği uyandırıyor.

Bu değerli anlardan bir diğeri de sahnede en iyi yapabildiğimizi düşündüğümüz şeyi yapmamızdı. Kimi dans etti, kimi şarkı söyledi, kimi akrobasi yaptı, kimi de anlamsızca koştu. Bizden istenilen bir şov değildi. Yalnızca en iyi yapabildiğimizi düşündüğümüz bir şeyi yapmamızdı. En çok eğlendiğimiz ve kendimiz olduğumuz çalışma da bu oldu sanırım.

Beşinci günün sonuna gelmiştik. Ortada henüz bir oyun kırıntısı bile yoktu. Buradaki öncelikli amacımız bir oyun hazırlamak değildi evet ve hepimiz o zamana kadarki deneyimlerimizden gayet memnunduk. Ancak yola bu şekilde çıkmıştık ve bir sonuca ulaşmamız gerekiyordu. İşte o zaman Eva resmin tamamını görmemize yardımcı oldu. O ana kadar ne yapmaya çalıştığımız; bir performansı oluşturmaya ve gruba kendimizi anlatmaya çalışırkenki çabalarımız, tüm yapabildiklerimiz, deneyip deneyip yapamadıklarımız, karasızlıklarımız ve evet kesinlikle yapacağım dediklerimiz, en önemlisi hayallerimiz ve umutlarımız, bu arayıp da bulamadığımız performansı oluşturacaktı ve adını da Pırandello'dan esinlenerek tam da bizi anlattığını düşündüğümüz " Sekiz aktör performansını arıyor" koyacaktık.

Tüm bu parçaları birleştirdiğimizde bu kadar uyum içinde olabileceğini görmek gerçekten mucizevî bir şeydi. En önemlisi de çocuk seyircinin karşısına çıktığımızda onların bizi bu kadar ilgiyle izlemesi ve yakın hissetmesi yaptığımız işin samimiyetinin bir başka kanıtı olmuştu bizler için.

Yaşadığım bu deneyimden sonra artık çocuk ve genç katılımcılarla yapılacak bu tür çalışmaların onlara hazır bir metin verip oynatmaktan çok daha yararlı olacağına inanıyorum. Bu kısa ama çarpıcı deneyimlerin hiçbir hazır metinle elde edilemeyeceğini düşünüyorum. Çünkü bu tür çalışmalarda, katılımcı ürünü, onu kendi yapan özelliklerini, yani hayallerini, yaratıcı gücünü, duygularını kullanarak oluşturacak ve yaşadığı deneyimler, bir birey olarak ne kadar değerli olduğunu, sıkıştırılmaya çalıştırıldığı kalıpların dışında da yaşayabileceği, öğrenebileceği ve kendinden bir şeyler katabileceği bir dünyanın olduğunu ona hissettirecektir.

Şimdi de Sıra Seçilen Festival Oyunlarında
"WHAT MR. BERT LİKES" : "MR. BERT NEYİ SEVER"

"Mr. Bert Neyi Sever", festivale Belçika'dan katılan Kopergerter tiyatrosunun, 4 yaş ve üzeri seyircilere yönelik bir oyunuydu. Yönetmenliğini Eva Bal'in üstlendiği oyun yine benzer çalışma yöntemleriyle "doğaçlama ve egzersizler yoluyla" hazırlanmış ve sonradan metne dökülmüş. Tabii oyuncular oldukça profesyoneller ve bedenlerini çok iyi kullanıyorlar. Oyunda çok fazla söz yok ve dili anlamasanız bile neler olup bittiğini kullanılan sembollerden, oyuncuların vücutlarını kullanışlarından kolayca sezebiliyorsunuz.
Sahnede oldukça soyut bir dekor vardı. Havada asılı şemsiyeler, boy boy yükseltiler ve bir koltuk. Böyle bir dekor, seyirciyi kalıplaşmış biçimlerden uzaklaştırıp, ona bambaşka bir âlemin kapılarını açıyor, onu orada olabilecek her türlü garipliğe hazırlıyor . Dekordaki bu fantastik çekicilik, çocuk seyirciyi hemen kavrayıveriyor, oyunun dünyası çocuğun hayal dünyasına vakit kaybetmeden taşınıyor ve bir süre sonra hikâye orada devam etmeye başlıyor.

Oyunun çok basit bir hikâyesi var aslında. Mr. Bert yeni keşfettiği mekânda bir parti düzenlemek istiyor. Partisinin planlarını yaparken keşfettiği mekânın sahibi olduğunu ve onu burada istemediğini söyleyen bir adamla, sonra da bir önceki partide yağmurluğunu kaybetmiş bir periyle karşılaşıyor. Mr. Bert oldukça heyecanlı, umut dolu, en ufak şeyden mutlu olabilen, sürekli hayallerinden bahseden, onları gerçekleştirmek için önünde hiçbir engel tanımayan birini yansılarken, sıska adam bir takım değişmez doğruları olan, sürprizleri sevmeyen ve her gördüğü şeye sahip olmak, hükmetmek isteyen her zaman karşılaşabileceğimiz bir başka tipi temsil ediyor. Biz bu iki tipin çatışmasına dalıvermişken, sahneye kaybettiği yağmurluğunu arayan bir peri giriveriyor. Ancak bu peri bizim alışageldiğimiz kusursuz güzellikte ve sınırsız yeteneklere sahip perilerden değil. Dikkati oldukça dağınık ve sakar biri. Ama bu onun peri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İşte oyun en çok bu düşünce etrafında dönüyor. Değişmez olduğunu düşündüğümüz bir takım doğrular aslında gerçekten değişemez mi ve gerçekleştirmek istediğimiz düşlerimizden sırf bu değişmezlik düşüncesi yüzünden vaz mı geçmeliyiz. Oyunun hiçbir yerinde bu düşünce sözlerle dile getirilmiyor ancak sahnedeki tipler ve hikâyenin gelişimi bize bu soruları sordurtmayı başarıyor.

Oyunda yaşanan tüm tartışmalar ve yoğun hareket isteyen sahneler tango figürleri kullanılarak yumuşatılmış. Danslar, oyunda aksiyonun düşmesine yol açabilecek durumların ortadan kalkmasına, tartışmaların çok daha naif bir şekilde anlatılmasına yardımcı olurken ve seyircinin damağında büyük bir estetik tat bırakıyor.
Oyunun her sahnesi, dekoru, kostümü, oyuncusu, koreografisi ve söyleyeceği söz üzerine o kadar düşünülmüş, özen gösterilmiş ki oyundan hoşlanmamış olsanız dahi bu emeği göz ardı edemiyor ve saygı duyuyorsunuz. Oyunu izlerken Belçikalı çocuk seyircinin bu kadar erken yaşlarda sanatın her dalıyla tanışabiliyor olmaları açıkçası beni biraz imrendirdi. Bizim çocuklarımızın da bu sanatsal hazzı yaşamayı hak ettikleri düşüncesi ister istemez zihnimden geçti.

"DADDY'S ALWAYS RIGHT" : "BÜYÜKBABA HER ZAMAN HAKLI"

Sevginin gücünün, her türlü maddiyatın üzerinde olduğu düşüncesini anlatan oyun, festivale Bulgaristan'dan katılan 'Credo' tiyatrosu tarafından sergilendi. Oyunun dili Rusça olduğundan seyircileri bir hayli eğlendiren sözlerden hiçbirini anlayamadığım için biraz üzüldüm tabii. Ancak oyun, içeriğindeki sürprizlerle beni de kendine bağlamayı başardı. Oyunun dekoru ve kostümleri aynı materyalden, sanırım elyafa benzer bir kumaştan, oluşuyordu. Ve bu materyal oyun boyunca inekten dondurmaya, evden ata, hindiden sobaya birçok nesneye dönüştü durdu. Geçişlerdeki naiflik ve yaratıcılık oldukça etkileyici ve eğlendiriciydi. Oyuncuların bu kalın kumaşların altındaki bitmez tükenmez enerjileri ve rahatlıkları da dikkate değer bir noktaydı.

Açılımı "Rusya Akademik Gençlik Tiyatrosu" olan Ramt, festivalde oyun yazımı üzerine atölye çalışması bulunan Evgeni Kluev'in "Just In Case Fairy Tales" adlı oyununu sergiledi. Oyunun dili Rusçaydı. Hikaye, unutulmuş bir tavan arasını keşfeden gençlerin burada buldukları eşyaları kullanarak masalları yeniden yorumlamalarını anlatıyor. Bulgaristan'ın oyununda olduğu gibi burada da nesneler kendi işlevleri dışında oldukça yaratıcı bir şekilde kullanılıyor. Müzikler, oyun efektleri hep bu nesneler aracılığıyla yapılıyor. Hikayeler oyun içinde oyun mantığında yan yana getirilmiş. Oyuncuların sahnede eğleniyor olmaları ve yüksek enerjileri yaklaşık iki saat süren oyunun seyirciyi sıkmasını engelliyor. Belki birkaç hikâye çıkarılmış olsa oyun daha bir tadında ve lezzetli olabilirdi. Ancak festival oyunlarından anladığım kadarıyla Rus seyircisi uzun oyunlara alışkın ve beklentileri de bu yönde. Çünkü izlediğim tüm yerel oyunlar en üç saat sürüyordu ve oyunlar süresince seyircilerin kılı bile kıpırdamamıştı.